#yorgunluk
İnsanın çabasıyla sınırlarının buluştuğu o ince çizgi...
Eski Türkçe’de “Yor-” fiilinden türemiş; zahmete sokmak, güçlendirmek, alıştırmak, terbiye etmek” anlamlarını taşır. Sözlükte, “çok çalışmaktan, bir işten veya bir şeyden dolayı gücü tükenmiş olan” diye geçer.
Yalnızca bedenin değil; kalbin, zihnin, ruhun taşıdığı bir yük olabilir.
Uykusuz gecelerin ardındaki sabahtır. Çok konuşmaktan ya da aynı şeyleri söyleyip anlaşılmamaktan da ortaya çıkar.
Bazen bir işi bitirmek için gösterdiğin gayretin karşılık bulmamasıdır.
Sürekli güçlü görünmeye çalışmanın bedelidir.
Nasıl olsa hallederimle sık sık ortaya çıktığı görülmüştür.
Kimi zaman yaşadığın coğrafyada üstüne yapışır.
Kütüphanede yarım bırakılmış kitapların sayfalarında uykuya dalmaktır.
Sabah alarmına beş kez erteleme tuşuna basmaktır.
Eve girince çantayı bir köşeye bırakıp olduğun yerde kalmaktır.
Telefon çaldığında açacak hâl bulamamaktır.
Bir mesajı okuyup “sonra yazarım” deyip hiç yazmamaktır.
Kalemin kâğıt üzerinde ilerleyecek takati kalmadığında yavaşlayan cümlelerdir.
Çoğu zaman olumsuz bir şey gibi anlatılsa da aslında yaşamaya, umuda da gider.
Yorgun değilsen, çabalamıyorsun demektir.
Bir işin ucundan tutmamış, bir duyguya kendini vermemiş, bir yolculuğa çıkmamışsındır. Adanmamışsındır.
O yüzden yorgunluk aynı zamanda;
Sabaha kadar yazıp, güneş doğarken biten bir yazının huzurudur.
Çocuğunun oyun oynarken “biraz daha” diye sarılmasıyla biten bir gündür.
Günün sonunda yüzünü güneşe dönüp “iyi ki” diyebilmektir.
Sevdiğin bir şarkıya eşlik ederken gözlerinin dolmasıdır.
Bedenin tükenirken bile ruhunun “devam et” dediği andır.
Yorgunluk, aslında bir geçiş hâlidir.
Ne tam bir bitiştir, ne de tam bir başlangıç.
Tükenmişliğin karanlık uçurumuna da düşmez, dinçliğin taze sabahına da varmaz.
Aradaki eşiği anlatır.
İnsanın çabasıyla sınırlarının buluştuğu o ince çizgidir.
Bir yanıyla yavaşlamanın, durup bakmanın davetidir. Diğer yanıyla hâlâ ayakta kalmanın, direnmenin kanıtıdır.
Vincent van Gogh – The Siesta


